Kafam çok büyük, yüzüm ağırlaşıyor. Ellerim bir tabutun ön tarafını yüklenmiş bir adamın vücudundan daha serin, nokta nokta.
Nereye tutunsa bilemedi yine.
Yine ıssız yerlerim bağırıyor. Yine kendi kendine uzuyor yollarım. Yıllarım geriye doğru esniyor kırılmak üzere olan bir parmak gibi.
Yine Karaköy’e düşüyoruz akşam vakti. Yine bölüşüyoruz bir sigarayı, ekmek gibi; yüzümden sekip ardıma düşüyor rüzgar.
Bir ‘sonbahar’ filminde, bir dalga alsa götürse en temizinden. Hiç bu kadar doğayla bütün olmamıştık desek, o zamanlar hariç.
Evrene karşı duruşun sana büyük bir tokat olarak geri döner ya, durum bu aslında. Benimse tek suçum, bu kadar katı olmak. Çünkü korkularınız, çoğu zaman sınırlarınızı belirler.

Korktuğunuz şeyleri hayatınızdan çıkarmak ister, mümkünse komşunun küçük çocuğuna verirsiniz büyüyünce giysin diye. Elbet o da korkacak. Siz eskilerinizi verirseniz, nasıl kullanılması gerektiğini de anlatırsınız belki. Böylece dünyaya yeni bir korku gelmemiş olur, geri dönüşümü en temiz haliyle kullanmış olursunuz.
“Düşünmekten o kadar yoruluyor ki insan, kolunu balkon penceresinden dışarı çıkarmaya üşeniyor. Keşke asansörden korksaydım; her şey bu kadar basit olsaydı diye devam ediyor.” demiştim 5 ay öncesinde de.
…
Devamını okumak için, üç kere saat yönünde dönün, bir kere zıplayıp, havaya 5 kere öpücük yollayın ve şuraya bir kere tıklayın.
Otur oturduğun yerde, dedi. Kırıkların var, o kadar yolu geri yürüyemezsin.
Sayamadım kaçı birbirinden farklı, kaçı değil.
Uzaktaki sevgiliye yazılanlar, sayfaların arasına düşenler, dönüş planları ve hepsini yiyip bitiren insanlık hali.
‘Benzemez kimse sana’ ile başlayan masalar düşünüyorum. Dudaklarda ve gözlerde yana doğru çekilmeler, yürek genişlemeleri, bardak sesleri derken yukarılara doğru kopup gidiyoruz.
Tutabilene aşk olsun!
Kahve gibi bir şey bu ya. İyi karıştırılmamış şekerli kahve. Dibinde tortusu kalmış gibi.
Bir şeylere sahip oldukça gelen kaybetme korkusu, yeni bir şeyi deneyince ikincisini daha çok istemek gibi.
Çok açtık da, sofradakilerin tadına baktık gibi. Bir filmin introsunu izlemiş; şiirin ilk dizelerini okumuş da, sonrası için sitenin yayın engeline takılmışız gibi.
Affedersin ama bazen de bi bok varmış gibi…
Parantezi açıp kapatmayı unutan yazarın yaşattığı o pis hissi yaşıyorum. O koca paragrafı senin yüzünden yanlış anlayarak okumuşum mesela.
Yani diyorum ki; biz güvenerek okurken, sizin unutup umursamayarak yaptığınız ibneligi biz çekiyoruz, götler.
“Bu hissi tanıyorum. Günlerimi çoğunlukla kaos içinde geçiriyorum. Aynı anda her yerde olmam gerekiyor ve kimseyi memnun edemiyormuş gibi görünüyorum. Böyle günlerde çok az fiziksel iş yapsam da, tüm kaygılarım günün sonunda beni tamamen tükenmiş bir duruma getiriyor. Eve döndüğümde tek yapabildiğim kendime bir bardak viski doldurup televizyonun uzaktan kumandasına sarılmak oluyor.”
Hala günaydın, iyi akşamlar diyoruz.
Düşünmekten o kadar yoruluyor ki insan, kolunu balkon penceresinden dışarı çıkarmaya üşeniyor.
Keşke asansörden korksaydım; her şey bu kadar basit olsaydı diye devam ediyor.